Daha İyi Bir Yaşam Mümkün


Gezi Parkı olayları ile bir çığ gibi büyüyen sivil toplum hareketi ve oluşan bilinç sayesinde AVM’ler ve pazarın çoğunu elinde bulunduran büyük kar sahiplerine karşı bir hareket başladı. Bu hareketle birlikte yerel ve küçük üreticilere yönelmemiz ve yapabiliyorsak kendi kendimize de bir şeyler üretmemiz sağlanmak isteniyor. Yani benim bu blogda yazdığım konularla aynı tema.

Kapitalist ülkelerde yiyecek üretimi ve dağıtımı belli firmalar üzerinden yapılır. Üretilen ürünün besin değeri oldukça düşük, sadece göze hitap eden, üretilirken pek çok kimyasala mağruz kalmış ve genetiği değiştirilmiş ürünlerdir bunlar. Büyük bir süpermarket zincirinin sebze meyve reyonunda gördüğünüz pek çok şey bu kategoridedir. Mevsim dışı üretilen meyve sebze de güneşden alacağı enerjiyi alamamış, besin değeri hiç yok ya da çok düşük ürünlerdir. Sadece meyve sebze gibi şeyler mi? Tabii ki hayır. Genetiği değiştirilmiş somon balığı, tavuk ve yukarıda bahsettiğim sebzelerle beslenmiş inekler sofralarımıza kadar geliyor.

Eskiden mahallemizin manavı, bakkalı, sütçüsü, ayakkabıcısı, televizyon tamircisi, fırını varken bugün neredeyse her mahallenin bir AVM’i var. Tüketmeye o kadar alışmışız ki talepten fazla arz var. Fiyatlar düşük, üretim maliyeti ile orantılı olarak.

AVM’lerde dükkan sahibi olmak ise başlı başına bir bela. Kiralar yüksek, 6 ayda bir renove gerekir, sözleşmeleri imzalarken ruhunu şeytana satıyormuş gibi hissedersin. Gelirinle giderin hemen hemen aynı olur ve kıt kanaat geçinirsin. Hal böyle olunca AVM’lerde dükkan sahiplerinin en ucuz malı en yüksek kar marjı ile satmak istemesi normal. Peki burada kazanan kim? Bir kaç büyük süpermarket ve AVM’in esas sahipleri.

Gerçi şu internet döneminde AVM’lerde satılan bir malın EBay gibi sitelerde çok daha ucuzunu bulmak mümkünken, bu dükkan sahiplerinin nasıl iş yaptıklarını anlamak mümkün değil. Zaten pek çok mal Çin’den geliyor. Ali Baba Express ve EBay üzerinden baktığınızda AVM’lerde satılan aynı malın üçte biri fiyatına bulmak mümkün, bazen posta masrafı bile dahil oluyor.

Tüketici ve hatta haddinden fazla tüketici olduk. Biz bu fenomene SÜPER TÜKETİCİ diyelim. Evlerimiz, artık alınan şeylerin yığılması ile çöp evleri andırmaya başladı. Aslında bu tüketmek değil, bir şey alırken para harcamanın verdiği zevke bağımlılık, artık beyin ne salgılıyorsa o vakit!

Para harcamayı seviyoruz, bağımlısıyız. AVM’ler de bu yanımızı pompalamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Cafcaflı vitrinler, ürün çeşitliliği, zaman zaman indirimler vs. vs. Harcadığın para da senin değil, cebimizdeki plastik tefecilerden borç alınmış hemde yüksek faizle. İki ucu boklu değenek yani.

Bu arada küçük üreticiler piyasadan siliniyor. Doğru dürüst bir peynir bulmak, gerçek bal bulmak, ekşi mayalı bir ekmek alabilmek imkansız. Domatesler taş gibi, portakallar sapsarı, elmalar pamuk prensesin cadısının elması gibi pasparlak, üzerinde bir tane çürük yok, ezik yok. Sanki bir 3D programından çıkmış gibiler. Besleyici özellikleri nasıl peki? Vitamini minerali tam mı?

Ulus olarak beslenme alışkanlıklarımız ve kaynaklarımız bu büyük süpermarketler oldukça, IQ seviyemiz de gerileyecektir. Hamile bir bayanın, çocuk gelişimi için alması gereken hiç bir vitamin, mineral vs bu süpermarket ürünlerinde yok. Sonra yumurta, fasülye, ıspanak ve marul gibi folik asit açısından yüksek (olması gereken) ürünlerin tüketimi süpermarketlerden karşılanırsa doğal olarak folik asit yerine bir ton kimyasal madde, böcek ilacı, GDO ile karnınızdaki çocuğu besliyor olacaksınız, sonra onlar meclise girip ulusu temsil edecekler :-))

Ne yapıcaz o zaman bu iki ucu boklu değneği?

İstekli Olacağız

Değişim için istekli olacağız. Ağağıda söylediklerimi yapmak hiç de zor değil. Hele ki bu internet çağında aradığımız her bilgiyi kolayca bulabilme imkanımız varken. Öncelikle tabii bu isteğin içimizde olması gerekir. Hayatınızı değiştirmek istiyor musunuz? Sağlıklı beslenmek istiyor musunuz? Bu gidişe bir dur demek istiyor musunuz?

Yetiştireceğiz

Kendi yetiştirebildiğimiz kadar yetiştireceğiz. Benim bahçem yok demeyin. Beton üzerinde 10 metrekare yerde, saman balyaları kullanarak, 10 daireli bir apartmanın patates ihtiyacı karşılanabilir. Sandıklarda her türlü sebze yetiştirilebilir.

Paylaşacağız

Yetiştiriyorsanız, diğer sebze yetiştiren komşular ile paylaşmalısınız. Hatta İsviçre’de olduğu gibi ekim öncesi toplanıp kimin ne yetiştireceğine bile karar verebilirsiniz.

Destekleyeceğiz

Tabii hiç vaktiniz de olmayabilir, o zaman mahalle manavından, bakkalından alış veriş edeceğiz. Küçük üreticileri destekleyeceğiz. Meyvayı mevsiminde yiyeceğiz. Küçük üreticileri destekledikçe onlarda güç bulacaklar.

Sorgulayacağız

Aldığımız ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, varsa organik sertifikalarını görmek isteyeceğiz. Sera da mı yoksa tarlada mı yetiştiğini sorgulayacağız. Küçük üreticiler ile bu şekilde bir ilişki kurarsanız, aldığınız ürünün de kalitesinden emin olursunuz.

Beğenmediğiniz bir ürün olursa bunu satıcılara yansıtmanız gerekir. Amacınız paranızı geriye almak değil, problemin kaynağına inip tekrar olmamasını sağlamaktır.

Planlayacağız

Kapitalist sistem, yüksek faizle alınan krediler, ödenmesi gereken faturalar, çocukların masrafları, ailenin geçimi gibi bir sürü derdimiz var zaten ama bu dertlerin pek çoğu iyi bir planlama ve para akışını kontrol ederek çözülebilir. Harcamalar kısılır, elektrik ve su tasarrufu sağlayacak düzenekler yapılır. Toplu taşıma kullanılır yada bisiklete binilir. gerekmedikçe para harcanmaz.

Aaslında yazacak daha çok şey var ama zamanımızda yok. Belki de zaman tasarrufu hakkında düşünüp bir yazı yazmalıyım…

Advertisements

Sonbahar ve Kış 2013


Evet, bir peynir sezonunu daha kapattık. Bu sene işlerimin yoğun olması nedeni ile gelen sütün çoğunu taze olarak tükettik. Zaten evden uzak olunca fazla birşey yapılmıyor. Sydney’de iş bulduktan sonra sadece hafta sonları Canberra’da oluyordum ve peynir yapacak zaman neredeyse yoktu. Araya sıkıştırdığım beyaz peynirler, bir kaç camembert ve bir mavi küflü peynir o kadar.

İstatistiklerden gördüğüm kadarı ile Çeçil peyniri en öne çıkmış. Beyaz peynir ve Sucuk tariflerinden sonra bu peynirin öne çıkması güzel. Demek ki peynir yapan kişiler farklı peynirleri de denemeye başladılar. Çeçil peynirinin uzatma katlama aşaması için bir video çekmeyi düşünüyorum.

Bu kış peynir dolaplarımı elden geçireceğim. Dolapların iyice temizlenmesi gerekiyor. Sıcaklık ve nem ayarlarının kontrolü ve temizlenmesi var. Kalan peynirleri rendeleyip pizza ve çorbalarda kullanacağız.

İşe güce konsantre olunca hobiler de biraz geri planda kaldı. Güney Yarımküre de Sonbahar ve Kış mevsimine doğru giderken, kışlık ekilecek şeyleri de nihayet ektim. Ön tarafa 3 adet daha sebze bahçesi yaptım. Kompost bidonlarından çıkan kompost, yaprak küfü, ağaç dalları, mantar kompostu ile bir toprak hazırlayıp yerleştirdim. Üzerine Brüksel lahanası, brokoli, ıspanak ve Çinlilerin dükkanından aldığım hardal gibi bir şey ektim. Çin marketlerinde gezerken ilginç tohumlara rastlıyorum. Tabii hemen alıp denemek gerekiyor 🙂

Evin önünde işgal ettiğim alan ve 3 yeni sebze yetiştirme bölümü

Buradaki toprak su-fobik. Ne kadar sularsan sula, alt tarafa su geçmiyor. Organik maddeyi arttırarak ve çeşitli sulu gübreler kullanarak buradaki toprağı rehabilite etmeyi deneyeceğiz. Zamanla olacak bir şey. Ayrıca eğimli bir yüzey olduğu için enlemesine hendekler açıp içlerini ağaç dalları ile doldurdum. Bir nevi mikro-hügelkultur oldu yani.

Bu sene yetiştireceğim ilginç bir sebze Romanesko Brokoli. Başarılı olabilirsem şöyle bir şey olacak.

Benim gibi yazılım mühendisi bir adamın bu sebzeyi yetiştirmesi kaçınılmaz. Zaten tohum paketini görünce hemen atladım üzerine. Altın Oran, fraktal, fibonacci her şey var bunda :-), geometri dersi gibi sebze.

Arka tarafda ise patateslerden kalan yere sarımsak ve bezelye diğer bir alana da havuç ektim. Maydanoz, bazil, dere otu zaten her yerden çıkıyor. Patateslerin yerine, arkada görülen saman balyalarını, at gübresi, patateslerin ve domateslerin bitkilerini karıştırarak harmanlayıp bir tepe yaptım. En yeşilleri en alta gelecek biçimde bir tepe oldu. Tepenin bir tarafına sarımsak diğer tarafına kış bezelyesi ektim.

Böyleydi…
Böyle oldu, yandaki saksılarda ise soğan tohumları var.

Kış mevsimine yaklaşırken topladığımız patateslerin yarısı kullanıldı. Kırmızı elmalar bitti, yeşil elmalar ise yarısı bitti diğer yarısı henüz ağacın üzerinde duruyor. Bahçede semiz otu, Pak Choi isminde bir Çin sebzesi ve bazı marullar hala duruyor. Tohuma gidip serpilsinler diye bıraktım.

Geoff Lawton’un hazırladığı Şehirde Permakültür (Urban Permaculture: The Micro Space) videosunu seyrettikten sonra toplam 64 metrekarede neler yapılabileceğini daha iyi kavradım. Benim alanım biraz daha geniş. Demekki daha fazla yapmam lazım. Tabii çok iyi mikro yönetim gerektiriyor. Meyva ağaçlarının budanması, yiyecek ormanı mantığı ile her bitkinin toprağa malç olarak dönmesi, yağmur suyunun depolanması güneşin yönüne göre tasarlanmış bir permakültür bahçesi; inanılmaz biçimde ürün veriyor.

Arılardan bu sene bal almıyorum. Toplam iki petek almıştım ama gazetelerde çıkan haberlerle anladım ki bu sene bizim buradaki şehir arıcıları da hiç bal alamamışlar, sebebi yağış olmadığı için açmayan okaliptus ağaçları. Bu sene kendi hallerine bırakıyorum. Yeşil kovandaki genç koloniyi iyice besledim. Girişleri daralttım. Şu anda herkes mutlu görünüyor. Bakalım kışı nasıl geçirecekler. Sonbahar ortasına geldik ama havalar oldukça iyi gidiyor. Halen daha polen akımı var.

Langstroth, 4 katlı olarak kışa giriyor
Langstroth kovanıma Perone usulü bakıyorum. Katlar sürekli kalacak. Alttaki iki kata dokunmuyorum. Belki ek olarak bir kraliçe teli koyabilirim. Şu anda en üst katta bile yumurta var. Zamanla kraliçenin aşağıya ineceğini tahmin ediyorum.

Beyaz kovan 

Beyaz kovanımız bahçenin en az güneş alan yerinde. Buna rağmen en erken bunlar kalkıyor. Şu anda balları sırlamaya başladılar. Kovanın etrafı çok güzel kokuyor. Bu kış çatısını tekrar boyamam gerekecek. Yerdeki plastik kutuda arılar için su ve üzerinde şişe mantarları var.

Yeşil kovan
Yeşil kovan kışı geçirip bahara çıkabilecek mi bilmiyorum. Beslemesini yaptım. Yerini sıkıştırıp, deliklerini daralttım. Durumu iyi gözüküyor. Kovanın izolasyonu iyi. Anasını da nihayet son kontrollerde gördüm. Sağlıklı bir anası var. Sürekli güneş gören bir yerde duruyor ve soğuk havalarda bile aktif.
İşte böyle sevgili okuyucum. Sen neler yaptın, kış mevsimini nasıl geçireceksin?

İspanyalı Çiftçi ve Et Kürlerken Kullandığı Meteor


İspanyalı çiftçi Faustino Astensio Lopez, 30 yıl önce topraklarını işlerken bir kaya parçası bulur. Oldukça ağır olan bu kayayı et kürlerken ağırlık olarak kullanmaya karar verir. Kaya aslında demir bir parçadır. Gel zaman git zaman kürlenen etler ile birlikte kaya parçası da evin bir eşyası haline gelmiştir. Neredeyse 100 kiloluk bu demir parçası 30 yıldır et kürlerken ağırlık olarak kullanılmış.

Bir gün televizyonda İspanyada ki meteor yağmurlarından bahsedildiğini duyan Lopez, elindeki demir kayayı test ettirir ve bingo; kaya aslında bir meteordur ve değeri 5 milyon Amerikan dolarıdır.

Bende olsaydı bu meteordan bıçak seti yaptırırdım. Birde samuray kılıcı tabii ki. Lopez ailesi henüz ne yapacağına karar verememiş.

Neler oluyor piyasada


Önce Bal Deresi ile patlak veren bal reklamları, sonra tavuk ve yumurtalar, ardından peynirler ve sucuk salam ürünleri. Gıda sektörünin bu şekilde sömürülmesi üzücü. Eline bir iki yöntem geçiren hemen sahteciliğe başlıyor. Arısız bal üretmeler, sucuk da her türlü atık et kullanmalar, peynirde ki katkı maddeleri…

Bu ürünlerin artık gerçekliğinin ortadan kalktığının ve dahası neslimizi aptallaştırdığının bilincinde olmamız gerekir. Tekrar söylüyorum. Ticari olarak satılan hiç bir ürün sağlığınız düşünülerek üretilmemiştir.

Bir mal alırken her şeyin ucuzunu arıyoruz. Millet olarak bizde bu problem var. Ucuz alırken de yahnisinin de yavan olacağını untumayalım. Kalitesiz mal alarak hem sağlığımızı tehlikeye atıyoruz hem de harcadığımız para çoğalıyor çünkü aynı malı iki üç kez alıyoruz. Sonuçta kaybedenin biz tüketiciler olduğumuzu anlamamız için illa birinin hastaneye düşmesi veya ölmesi mi gerekiyor?

Ucuz demek her zaman kalitesiz mal anlamına gelmiyor tabii ki. Bunun ayrımını yapabilmek içinse ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini bilmemiz gerekiyor ama pratik olarak bu mümkün değil. Güvendiğiniz ve sürekli gıda aldığınız yerler varsa veya köyünüzden getiriyorsanız bile hijyen konularına genede dikkat etmeniz gerekir.

Ticari üretilen gıdaların üretim aşamalarında sağlık ve hijyen kurallarının nasıl uygulandığını ise tüketici olarak hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

Hal böyle olunca yapabilecek tek şeyimiz kalıyor. Kendi ekmeğimizi, peynirimizi, sucuğumuzu vesaire evde kendimiz yapmamız. Bu blogunda sağlamaya çalıştığı bilgi bu yönde zaten. Hem temiz olur, hem dini yönden istediğiniz biçimde olur, hemde tadı enfes olur. Benim için en önemli özellik besleyici nitelikleri. Çoçuklarıma yedirdiğim şeylerin besleyiciliğinden sorumluyum. Beyin, kas gelişimi, enerji ihtiyacı, gibi  gereksinimler yediğimiz besleyici yiyecekler ile sağlanıyor. Daha sağlıklı bir beslenme çocuklarımın hayatta şanslarını arttırır.

İster kitabımı satın alın, ister blogumdaki bilgileri kullanın farketmez, evinizde peynir yapmak çok kolay. Arıcılık, sebze bahçesi, sucuk yapmak da çok kolay. Tabii ki koltukta bütün gün oturup televizyon seyretmek veya facebook’a takılmak kadar kolay değil; bilmem anlatabildim mi?

Yoğun bir hafta sonu olacak


Peynir
Pazar günü evde ilk peynir yapma kursumu veriyorum. Yumuşak ve taze peynirler ile başlayacağız. 6 kişilik kontenjan belirledim şimdilik. Tam gün olacak bu kursda Beyaz Peynir, Lor, Hellim, Camembert, Çerkez gibi bir günde çıkartabileceğimiz peynirleri seçtim. Hemen hemen her şey hazır.
Devamı »

Doğa Anaya Nasıl Yardımcı Olabilirim


İçinde yaşadığımız bu gezegen zaman geçtikçe kirleniyor ve sonuçları üzerindeki bitki örtüsü ile yaşayan hayvanlara etki ediyor. Kullandığımız her ürün, evimizdeki her eşya, her gün karşılaştığımız şehir hayatı Dünya’yı daha da fazla kirleten ürünlerle dolu. Yer, gök, deniz bundan nasibini almış. Denizlerde balık kalmamış, sebebi yanlış avlanma; yaşadığımız çevre her geçen gün kirleniyor, sebebi biz insanlar; havadaki zararlı gazlar çoğalıyor, sebebi gene biz insanlar. Peki bunların sonucunda zarar gören kim, doğa ana mı, hayvanlar mı, bitki örtüsü mü yoksa biz miyiz? Tabii ki yukarıdakilerin hepsi, sevgili okuyucum.

Doğa ananın bunları düzeltmek için yardıma ihtiyacı var mı?

Olayı nüfus çoğalması, ticari üretim ve arz talep eğrileri yönünden ele alalım.
Eğer bir üretici daha fazla kar amacı ile bir yöntem bulup uygularsa diğer üreticiler de aynı yöntemi kısa zamanda alıp uygularlar. Lakin arıcılıktan tutun çiftçiliğin her kademesine kadar aynısı olmuştur. Tabii ki burada kaybeden müşteridir çünkü hem ürünün doğallığı kalmamıştır hemde besleyici özellikleri azalmıştır. Ekstradan maruz kaldığımız kimyasallar, antibiyotikler, ilaçlar da cabası. Beslenme yeterli olmadığı için zeka gelişimi ne oluyor? Tabii ki gelişmiyor yeteri kadar. Bir nevi aptallaşıyoruz. Peki kazanan kim? Kazanan da var maddi açıdan ama bu kısım konumuzun dışında kalıyor.
Benim inandığım bir düşünce: Ticari olarak üretilen hiç bir ürün insan sağlığı için yararlı değildir. Ticari demek yüksek kapasitelerde üretim, seracılık, uzun raf ömrü ve kullanılan kimyasallar, yerel olmayan ürünler ve saire marketlerde pazarlarda bolca bulmaktır. Olay insan beslenmesinden çıkıp ticarete dönmüştür.
Ama burada müşterinin de suçu var. Tamamı ile arz talep eğrisine göre çalışan pazar, bir miktar da müşterinin isteği doğrultusunda gelişmiştir.
            1- Mevsim dışı ürünlere olan talep.
            2- Üzerinde çürük olmayan ve hep taze görünen ürünlere talep.
            3- Besleyici özelliklerinden fazla görünüşe olan talep.
            4- Daha büyüğüne olan talep.
            5- Çekirdeksiz üzüme olan talep.
            6- Ve saire…
Hal böyle olunca üretici de bunlara cevap vermek zorunda kalıyor. Ürünler zamanından önce toplanıyor, Kimyasallar ile rengi veriliyor, depolarda gaz verilip olgunlaştırılıyor, mum ile kaplanıp raf ömrü uzatılıyor, tadı tatlı değilse tatlandırılıyor, büyüğü küçüğü ayrılıyor ve iki katı ücrete ve zamanından 1 ay önce tüketiciye sunuluyor. Tüketici de 1 ay erken yiyeceği bu ürünler için mutlu bir şekilde parasını ödeyip satın alıyor. Ürüne yapılan tüm işlemler giderleri arttırdığı için ürünün fiyatı da çoğalıyor. Kullanılan kimyasal gübreler, böcek ilaçları, GDO tohumlar derken toprak ana da zarar görüyor. Çok değil 10 sene sonra bu topraktan ürün almak zorlaşacak ve hatta kullanılmaz hale gelecek.
Öte yanda doğal olan ürünler hafif ucu çürümüş, bir kaç ezik yeri olan, rengi parlak olmayan ürünler kimse tarafından alınıp tüketilmemektedir. Tüketici olarak zihnimizde var olan bilgi bunların “iyi” olmadığıdır. Bu zihniyeti değiştirmek için bir şeyler yapmak gerek.
Burada suçu yarı yarıya paylaştırıyorum, üretici kadar tüketici de suçludur. Burada hem tüketici hemde üretici bilgilendirilmelidir. Ürünün büyüklüğü ve görünüşü değil besleyici özelikleri ile kalitesinin akıllarda yer etmesi ve hedef olarak alınması gerekir. Biz ne kadar doğayı taklit etmeye çalışıp seralarda üretim yapsak bile, doğanın ürettiği kadar sağlıklı ve besleyici ürün üretemiyoruz.
Ürünün doğal yetiştirilmesi aslında daha az zaman ve nakit harcanması demek. Tüm kimyasal gübre ve ilaçlar için harcanan para cebimize kalıyor. Bunların bahçede uygulanması için gereken zaman bize kalıyor. Tabii bir çiftliğin doğal yöntemlerle tarım yapmaya geçmesi birden bire olmuyor. Yavaş yavaş ve adım adım teknikleri uygulayıp bir kaç sene içinde doğanın kendi ritmi ile birlikte bahçenin bir doğal döngüye girmesi gerek. Bu durumda organik ürünlerin daha pahallıya satılması fenomeninin saçmalığı ortaya çıkıyor. Organik ürün daha ucuz olmalı ama daha ucuz olunca da insanlar satın almıyor. Gene arz talep meselesi. Tüketici pahallı fiyat talep ediyor.
Doğanın dengesini bozuyoruz, daha fazla ürünü daha kısa zamanda almak için çeşitli teknikler uyguluyoruz ve ritim bir kere bozuldumu başka problemler ortaya çıkıyor. O problemlere gene modern teknoloji ile çözümler arıyoruz. Daha fazla kimyasal, daha fazla antibiyotik, daha fazla böcek ilacı kullanıyoruz. Tabii tüm çözümler bir yara bandı gibi geçici çözümler oluyor. Problemin merkezine inemiyoruz çünkü elimiz kolumuz bağlanmış, ödenecek faturalar, maaşlar, krediler başımızı döndürüyor. Tohum bulmak başka bir dert olmuş, bir önceki seneden kalan ürünü tohum olarak kullanamıyoruz. Yeniden satın almamız lazım. Döngüye bir kere girince çıkması zor oluyor yani.
Öyleyse yeni nesil olarak bu döngüye girmeden bir şeylere başlamak lazım. Kişi öncelikle kendine veya ailesine yetecek yiyeceği bir şekilde yetiştirmelidir. Temel besin maddelerini kendi üretmelidir. Bunlar süt, yumurta, sebze, meyve ve bakliyat türünden yiyeceklerdir ve üretimi aslında sanıldığı kadar zor değil. Üretim yapamıyorsanız güvenilir ve doğal yapan birinden temin etme yoluna gidin. Kendi ekmeğinizi pişirin. Kendi sabununuzu yapın. Kendi reçelinizi, salçanızı, turşunuzu yapın. Bu durumda ekonomi batar mı? Ekonomiye hiç bir halt olmaz merak etmeyin. Peki bilim adamları aç kalır mı? Onlarda daha iyi tüy dökücü krem ve yatakta daha uzun sevişecek ilaç formülü aramayı kesecekleri için size sonsuz teşekkürde bulunucaklardır.
Neyse ki yeni nesil ekolojik yaşama daha sıcak bakıyor. İnternet ve kitaplar sayesinde daha da bilinçli. Uygulama açısından imkanlar da sanıldığından daha geniş. Yeter ki insanın içinde istek olsun. Bir şekilde oluyor.
Diyelim ki doğal yöntemlerle arı bakmak istiyoruz. Burada arıcı için iyi olanı değil arı için iyi olan şeyleri yapmamız lazım. Daha doğal bir kovan ve yönetim ile koloni üzerinde daha az stres oluşturarak arının doğal döngüsünü destekleyici şeyleri yapmamız gerekir.
Bitkilerin doğal döngülerine girmeleri için zamanında ekmemiz ve toplamamız lazım. Etraftaki zararlı sayılan haşeratın normal döngüsüne girmesi için uğraşmamız lazım. Bahçelerin bağların mevsimler ile uyumlu hale gelmesi için çalışmamız lazım. Harala güreleden kurtulup yavaşlamamız lazım.

Doğa ana iyi ve kötü arasında seçim yapmıyor, doğa ananın tek derdi “dengenin var olması”. Denge oldumu sistemler var olabiliyor. Pek çok ürünün bir zararlısı var. Böcekler her yerde, ama onlarında belli başlı düşmanları var. Fareleri yılanlar avlıyor, böcekleri kurbağalar avlıyor, küçük sinekleri örümcekler avlıyor; doğanın bir dengesi var, bir tanesini bu denklemden çıkartırsanız sorunlar başlıyor. Hal bu kadar basitken bunu görememek ise her şeyi çok fazla irdeleyip karmaşık halen getiren biz insanoğluna ait bir olay. Hele birde ticari düşünmeye başladınız mı ipin ucu kaçıyor.


Evet sevgili okuyucum ne diyorsun? Yorumlarını esirgeme. Birey olarak neler yapılabilir? Sen neler yapıyorsun?

Peynirde neler yapıyoruz?


Son 4 haftadır sütün de gelmesi ile birlikte Pazar günleri peynir yapıyorum. İlk önce beyaz peynir ve ardından hellim yaptım. Sütteki protein ve yağ oranı yüksek olduğu için telemenin sertliği hemen göze çarpıyor. Çıkan peynirler çok nefis oldu. Bu sene salamuradaki tuz oranını azalttım. Beyaz peynir için %12 ve hellim için %10 civarlarında salamura hazırladım, geçen sezon eşim tarafından gelen bir öneriydi ve azalan tuz ile hem çocuklar hemde eşim peynirleri severek tüketiyorlar. Her iki peynir içinde kefir ile hazırladığım anaç kültürleri kullandım ve sonuçlar gerçekten iyi oldu.
Devamı »