Daha İyi Bir Yaşam Mümkün


Gezi Parkı olayları ile bir çığ gibi büyüyen sivil toplum hareketi ve oluşan bilinç sayesinde AVM’ler ve pazarın çoğunu elinde bulunduran büyük kar sahiplerine karşı bir hareket başladı. Bu hareketle birlikte yerel ve küçük üreticilere yönelmemiz ve yapabiliyorsak kendi kendimize de bir şeyler üretmemiz sağlanmak isteniyor. Yani benim bu blogda yazdığım konularla aynı tema.

Kapitalist ülkelerde yiyecek üretimi ve dağıtımı belli firmalar üzerinden yapılır. Üretilen ürünün besin değeri oldukça düşük, sadece göze hitap eden, üretilirken pek çok kimyasala mağruz kalmış ve genetiği değiştirilmiş ürünlerdir bunlar. Büyük bir süpermarket zincirinin sebze meyve reyonunda gördüğünüz pek çok şey bu kategoridedir. Mevsim dışı üretilen meyve sebze de güneşden alacağı enerjiyi alamamış, besin değeri hiç yok ya da çok düşük ürünlerdir. Sadece meyve sebze gibi şeyler mi? Tabii ki hayır. Genetiği değiştirilmiş somon balığı, tavuk ve yukarıda bahsettiğim sebzelerle beslenmiş inekler sofralarımıza kadar geliyor.

Eskiden mahallemizin manavı, bakkalı, sütçüsü, ayakkabıcısı, televizyon tamircisi, fırını varken bugün neredeyse her mahallenin bir AVM’i var. Tüketmeye o kadar alışmışız ki talepten fazla arz var. Fiyatlar düşük, üretim maliyeti ile orantılı olarak.

AVM’lerde dükkan sahibi olmak ise başlı başına bir bela. Kiralar yüksek, 6 ayda bir renove gerekir, sözleşmeleri imzalarken ruhunu şeytana satıyormuş gibi hissedersin. Gelirinle giderin hemen hemen aynı olur ve kıt kanaat geçinirsin. Hal böyle olunca AVM’lerde dükkan sahiplerinin en ucuz malı en yüksek kar marjı ile satmak istemesi normal. Peki burada kazanan kim? Bir kaç büyük süpermarket ve AVM’in esas sahipleri.

Gerçi şu internet döneminde AVM’lerde satılan bir malın EBay gibi sitelerde çok daha ucuzunu bulmak mümkünken, bu dükkan sahiplerinin nasıl iş yaptıklarını anlamak mümkün değil. Zaten pek çok mal Çin’den geliyor. Ali Baba Express ve EBay üzerinden baktığınızda AVM’lerde satılan aynı malın üçte biri fiyatına bulmak mümkün, bazen posta masrafı bile dahil oluyor.

Tüketici ve hatta haddinden fazla tüketici olduk. Biz bu fenomene SÜPER TÜKETİCİ diyelim. Evlerimiz, artık alınan şeylerin yığılması ile çöp evleri andırmaya başladı. Aslında bu tüketmek değil, bir şey alırken para harcamanın verdiği zevke bağımlılık, artık beyin ne salgılıyorsa o vakit!

Para harcamayı seviyoruz, bağımlısıyız. AVM’ler de bu yanımızı pompalamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Cafcaflı vitrinler, ürün çeşitliliği, zaman zaman indirimler vs. vs. Harcadığın para da senin değil, cebimizdeki plastik tefecilerden borç alınmış hemde yüksek faizle. İki ucu boklu değenek yani.

Bu arada küçük üreticiler piyasadan siliniyor. Doğru dürüst bir peynir bulmak, gerçek bal bulmak, ekşi mayalı bir ekmek alabilmek imkansız. Domatesler taş gibi, portakallar sapsarı, elmalar pamuk prensesin cadısının elması gibi pasparlak, üzerinde bir tane çürük yok, ezik yok. Sanki bir 3D programından çıkmış gibiler. Besleyici özellikleri nasıl peki? Vitamini minerali tam mı?

Ulus olarak beslenme alışkanlıklarımız ve kaynaklarımız bu büyük süpermarketler oldukça, IQ seviyemiz de gerileyecektir. Hamile bir bayanın, çocuk gelişimi için alması gereken hiç bir vitamin, mineral vs bu süpermarket ürünlerinde yok. Sonra yumurta, fasülye, ıspanak ve marul gibi folik asit açısından yüksek (olması gereken) ürünlerin tüketimi süpermarketlerden karşılanırsa doğal olarak folik asit yerine bir ton kimyasal madde, böcek ilacı, GDO ile karnınızdaki çocuğu besliyor olacaksınız, sonra onlar meclise girip ulusu temsil edecekler :-))

Ne yapıcaz o zaman bu iki ucu boklu değneği?

İstekli Olacağız

Değişim için istekli olacağız. Ağağıda söylediklerimi yapmak hiç de zor değil. Hele ki bu internet çağında aradığımız her bilgiyi kolayca bulabilme imkanımız varken. Öncelikle tabii bu isteğin içimizde olması gerekir. Hayatınızı değiştirmek istiyor musunuz? Sağlıklı beslenmek istiyor musunuz? Bu gidişe bir dur demek istiyor musunuz?

Yetiştireceğiz

Kendi yetiştirebildiğimiz kadar yetiştireceğiz. Benim bahçem yok demeyin. Beton üzerinde 10 metrekare yerde, saman balyaları kullanarak, 10 daireli bir apartmanın patates ihtiyacı karşılanabilir. Sandıklarda her türlü sebze yetiştirilebilir.

Paylaşacağız

Yetiştiriyorsanız, diğer sebze yetiştiren komşular ile paylaşmalısınız. Hatta İsviçre’de olduğu gibi ekim öncesi toplanıp kimin ne yetiştireceğine bile karar verebilirsiniz.

Destekleyeceğiz

Tabii hiç vaktiniz de olmayabilir, o zaman mahalle manavından, bakkalından alış veriş edeceğiz. Küçük üreticileri destekleyeceğiz. Meyvayı mevsiminde yiyeceğiz. Küçük üreticileri destekledikçe onlarda güç bulacaklar.

Sorgulayacağız

Aldığımız ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, varsa organik sertifikalarını görmek isteyeceğiz. Sera da mı yoksa tarlada mı yetiştiğini sorgulayacağız. Küçük üreticiler ile bu şekilde bir ilişki kurarsanız, aldığınız ürünün de kalitesinden emin olursunuz.

Beğenmediğiniz bir ürün olursa bunu satıcılara yansıtmanız gerekir. Amacınız paranızı geriye almak değil, problemin kaynağına inip tekrar olmamasını sağlamaktır.

Planlayacağız

Kapitalist sistem, yüksek faizle alınan krediler, ödenmesi gereken faturalar, çocukların masrafları, ailenin geçimi gibi bir sürü derdimiz var zaten ama bu dertlerin pek çoğu iyi bir planlama ve para akışını kontrol ederek çözülebilir. Harcamalar kısılır, elektrik ve su tasarrufu sağlayacak düzenekler yapılır. Toplu taşıma kullanılır yada bisiklete binilir. gerekmedikçe para harcanmaz.

Aaslında yazacak daha çok şey var ama zamanımızda yok. Belki de zaman tasarrufu hakkında düşünüp bir yazı yazmalıyım…

Sonbahar ve Kış 2013


Evet, bir peynir sezonunu daha kapattık. Bu sene işlerimin yoğun olması nedeni ile gelen sütün çoğunu taze olarak tükettik. Zaten evden uzak olunca fazla birşey yapılmıyor. Sydney’de iş bulduktan sonra sadece hafta sonları Canberra’da oluyordum ve peynir yapacak zaman neredeyse yoktu. Araya sıkıştırdığım beyaz peynirler, bir kaç camembert ve bir mavi küflü peynir o kadar.

İstatistiklerden gördüğüm kadarı ile Çeçil peyniri en öne çıkmış. Beyaz peynir ve Sucuk tariflerinden sonra bu peynirin öne çıkması güzel. Demek ki peynir yapan kişiler farklı peynirleri de denemeye başladılar. Çeçil peynirinin uzatma katlama aşaması için bir video çekmeyi düşünüyorum.

Bu kış peynir dolaplarımı elden geçireceğim. Dolapların iyice temizlenmesi gerekiyor. Sıcaklık ve nem ayarlarının kontrolü ve temizlenmesi var. Kalan peynirleri rendeleyip pizza ve çorbalarda kullanacağız.

İşe güce konsantre olunca hobiler de biraz geri planda kaldı. Güney Yarımküre de Sonbahar ve Kış mevsimine doğru giderken, kışlık ekilecek şeyleri de nihayet ektim. Ön tarafa 3 adet daha sebze bahçesi yaptım. Kompost bidonlarından çıkan kompost, yaprak küfü, ağaç dalları, mantar kompostu ile bir toprak hazırlayıp yerleştirdim. Üzerine Brüksel lahanası, brokoli, ıspanak ve Çinlilerin dükkanından aldığım hardal gibi bir şey ektim. Çin marketlerinde gezerken ilginç tohumlara rastlıyorum. Tabii hemen alıp denemek gerekiyor 🙂

Evin önünde işgal ettiğim alan ve 3 yeni sebze yetiştirme bölümü

Buradaki toprak su-fobik. Ne kadar sularsan sula, alt tarafa su geçmiyor. Organik maddeyi arttırarak ve çeşitli sulu gübreler kullanarak buradaki toprağı rehabilite etmeyi deneyeceğiz. Zamanla olacak bir şey. Ayrıca eğimli bir yüzey olduğu için enlemesine hendekler açıp içlerini ağaç dalları ile doldurdum. Bir nevi mikro-hügelkultur oldu yani.

Bu sene yetiştireceğim ilginç bir sebze Romanesko Brokoli. Başarılı olabilirsem şöyle bir şey olacak.

Benim gibi yazılım mühendisi bir adamın bu sebzeyi yetiştirmesi kaçınılmaz. Zaten tohum paketini görünce hemen atladım üzerine. Altın Oran, fraktal, fibonacci her şey var bunda :-), geometri dersi gibi sebze.

Arka tarafda ise patateslerden kalan yere sarımsak ve bezelye diğer bir alana da havuç ektim. Maydanoz, bazil, dere otu zaten her yerden çıkıyor. Patateslerin yerine, arkada görülen saman balyalarını, at gübresi, patateslerin ve domateslerin bitkilerini karıştırarak harmanlayıp bir tepe yaptım. En yeşilleri en alta gelecek biçimde bir tepe oldu. Tepenin bir tarafına sarımsak diğer tarafına kış bezelyesi ektim.

Böyleydi…
Böyle oldu, yandaki saksılarda ise soğan tohumları var.

Kış mevsimine yaklaşırken topladığımız patateslerin yarısı kullanıldı. Kırmızı elmalar bitti, yeşil elmalar ise yarısı bitti diğer yarısı henüz ağacın üzerinde duruyor. Bahçede semiz otu, Pak Choi isminde bir Çin sebzesi ve bazı marullar hala duruyor. Tohuma gidip serpilsinler diye bıraktım.

Geoff Lawton’un hazırladığı Şehirde Permakültür (Urban Permaculture: The Micro Space) videosunu seyrettikten sonra toplam 64 metrekarede neler yapılabileceğini daha iyi kavradım. Benim alanım biraz daha geniş. Demekki daha fazla yapmam lazım. Tabii çok iyi mikro yönetim gerektiriyor. Meyva ağaçlarının budanması, yiyecek ormanı mantığı ile her bitkinin toprağa malç olarak dönmesi, yağmur suyunun depolanması güneşin yönüne göre tasarlanmış bir permakültür bahçesi; inanılmaz biçimde ürün veriyor.

Arılardan bu sene bal almıyorum. Toplam iki petek almıştım ama gazetelerde çıkan haberlerle anladım ki bu sene bizim buradaki şehir arıcıları da hiç bal alamamışlar, sebebi yağış olmadığı için açmayan okaliptus ağaçları. Bu sene kendi hallerine bırakıyorum. Yeşil kovandaki genç koloniyi iyice besledim. Girişleri daralttım. Şu anda herkes mutlu görünüyor. Bakalım kışı nasıl geçirecekler. Sonbahar ortasına geldik ama havalar oldukça iyi gidiyor. Halen daha polen akımı var.

Langstroth, 4 katlı olarak kışa giriyor
Langstroth kovanıma Perone usulü bakıyorum. Katlar sürekli kalacak. Alttaki iki kata dokunmuyorum. Belki ek olarak bir kraliçe teli koyabilirim. Şu anda en üst katta bile yumurta var. Zamanla kraliçenin aşağıya ineceğini tahmin ediyorum.

Beyaz kovan 

Beyaz kovanımız bahçenin en az güneş alan yerinde. Buna rağmen en erken bunlar kalkıyor. Şu anda balları sırlamaya başladılar. Kovanın etrafı çok güzel kokuyor. Bu kış çatısını tekrar boyamam gerekecek. Yerdeki plastik kutuda arılar için su ve üzerinde şişe mantarları var.

Yeşil kovan
Yeşil kovan kışı geçirip bahara çıkabilecek mi bilmiyorum. Beslemesini yaptım. Yerini sıkıştırıp, deliklerini daralttım. Durumu iyi gözüküyor. Kovanın izolasyonu iyi. Anasını da nihayet son kontrollerde gördüm. Sağlıklı bir anası var. Sürekli güneş gören bir yerde duruyor ve soğuk havalarda bile aktif.
İşte böyle sevgili okuyucum. Sen neler yaptın, kış mevsimini nasıl geçireceksin?

İspanyalı Çiftçi ve Et Kürlerken Kullandığı Meteor


İspanyalı çiftçi Faustino Astensio Lopez, 30 yıl önce topraklarını işlerken bir kaya parçası bulur. Oldukça ağır olan bu kayayı et kürlerken ağırlık olarak kullanmaya karar verir. Kaya aslında demir bir parçadır. Gel zaman git zaman kürlenen etler ile birlikte kaya parçası da evin bir eşyası haline gelmiştir. Neredeyse 100 kiloluk bu demir parçası 30 yıldır et kürlerken ağırlık olarak kullanılmış.

Bir gün televizyonda İspanyada ki meteor yağmurlarından bahsedildiğini duyan Lopez, elindeki demir kayayı test ettirir ve bingo; kaya aslında bir meteordur ve değeri 5 milyon Amerikan dolarıdır.

Bende olsaydı bu meteordan bıçak seti yaptırırdım. Birde samuray kılıcı tabii ki. Lopez ailesi henüz ne yapacağına karar verememiş.

Neler oluyor piyasada


Önce Bal Deresi ile patlak veren bal reklamları, sonra tavuk ve yumurtalar, ardından peynirler ve sucuk salam ürünleri. Gıda sektörünin bu şekilde sömürülmesi üzücü. Eline bir iki yöntem geçiren hemen sahteciliğe başlıyor. Arısız bal üretmeler, sucuk da her türlü atık et kullanmalar, peynirde ki katkı maddeleri…

Bu ürünlerin artık gerçekliğinin ortadan kalktığının ve dahası neslimizi aptallaştırdığının bilincinde olmamız gerekir. Tekrar söylüyorum. Ticari olarak satılan hiç bir ürün sağlığınız düşünülerek üretilmemiştir.

Bir mal alırken her şeyin ucuzunu arıyoruz. Millet olarak bizde bu problem var. Ucuz alırken de yahnisinin de yavan olacağını untumayalım. Kalitesiz mal alarak hem sağlığımızı tehlikeye atıyoruz hem de harcadığımız para çoğalıyor çünkü aynı malı iki üç kez alıyoruz. Sonuçta kaybedenin biz tüketiciler olduğumuzu anlamamız için illa birinin hastaneye düşmesi veya ölmesi mi gerekiyor?

Ucuz demek her zaman kalitesiz mal anlamına gelmiyor tabii ki. Bunun ayrımını yapabilmek içinse ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini bilmemiz gerekiyor ama pratik olarak bu mümkün değil. Güvendiğiniz ve sürekli gıda aldığınız yerler varsa veya köyünüzden getiriyorsanız bile hijyen konularına genede dikkat etmeniz gerekir.

Ticari üretilen gıdaların üretim aşamalarında sağlık ve hijyen kurallarının nasıl uygulandığını ise tüketici olarak hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

Hal böyle olunca yapabilecek tek şeyimiz kalıyor. Kendi ekmeğimizi, peynirimizi, sucuğumuzu vesaire evde kendimiz yapmamız. Bu blogunda sağlamaya çalıştığı bilgi bu yönde zaten. Hem temiz olur, hem dini yönden istediğiniz biçimde olur, hemde tadı enfes olur. Benim için en önemli özellik besleyici nitelikleri. Çoçuklarıma yedirdiğim şeylerin besleyiciliğinden sorumluyum. Beyin, kas gelişimi, enerji ihtiyacı, gibi  gereksinimler yediğimiz besleyici yiyecekler ile sağlanıyor. Daha sağlıklı bir beslenme çocuklarımın hayatta şanslarını arttırır.

İster kitabımı satın alın, ister blogumdaki bilgileri kullanın farketmez, evinizde peynir yapmak çok kolay. Arıcılık, sebze bahçesi, sucuk yapmak da çok kolay. Tabii ki koltukta bütün gün oturup televizyon seyretmek veya facebook’a takılmak kadar kolay değil; bilmem anlatabildim mi?

Yoğun bir hafta sonu olacak


Peynir
Pazar günü evde ilk peynir yapma kursumu veriyorum. Yumuşak ve taze peynirler ile başlayacağız. 6 kişilik kontenjan belirledim şimdilik. Tam gün olacak bu kursda Beyaz Peynir, Lor, Hellim, Camembert, Çerkez gibi bir günde çıkartabileceğimiz peynirleri seçtim. Hemen hemen her şey hazır.
Devamı »

Doğa Anaya Nasıl Yardımcı Olabilirim


İçinde yaşadığımız bu gezegen zaman geçtikçe kirleniyor ve sonuçları üzerindeki bitki örtüsü ile yaşayan hayvanlara etki ediyor. Kullandığımız her ürün, evimizdeki her eşya, her gün karşılaştığımız şehir hayatı Dünya’yı daha da fazla kirleten ürünlerle dolu. Yer, gök, deniz bundan nasibini almış. Denizlerde balık kalmamış, sebebi yanlış avlanma; yaşadığımız çevre her geçen gün kirleniyor, sebebi biz insanlar; havadaki zararlı gazlar çoğalıyor, sebebi gene biz insanlar. Peki bunların sonucunda zarar gören kim, doğa ana mı, hayvanlar mı, bitki örtüsü mü yoksa biz miyiz? Tabii ki yukarıdakilerin hepsi, sevgili okuyucum.

Doğa ananın bunları düzeltmek için yardıma ihtiyacı var mı?

Olayı nüfus çoğalması, ticari üretim ve arz talep eğrileri yönünden ele alalım.
Eğer bir üretici daha fazla kar amacı ile bir yöntem bulup uygularsa diğer üreticiler de aynı yöntemi kısa zamanda alıp uygularlar. Lakin arıcılıktan tutun çiftçiliğin her kademesine kadar aynısı olmuştur. Tabii ki burada kaybeden müşteridir çünkü hem ürünün doğallığı kalmamıştır hemde besleyici özellikleri azalmıştır. Ekstradan maruz kaldığımız kimyasallar, antibiyotikler, ilaçlar da cabası. Beslenme yeterli olmadığı için zeka gelişimi ne oluyor? Tabii ki gelişmiyor yeteri kadar. Bir nevi aptallaşıyoruz. Peki kazanan kim? Kazanan da var maddi açıdan ama bu kısım konumuzun dışında kalıyor.
Benim inandığım bir düşünce: Ticari olarak üretilen hiç bir ürün insan sağlığı için yararlı değildir. Ticari demek yüksek kapasitelerde üretim, seracılık, uzun raf ömrü ve kullanılan kimyasallar, yerel olmayan ürünler ve saire marketlerde pazarlarda bolca bulmaktır. Olay insan beslenmesinden çıkıp ticarete dönmüştür.
Ama burada müşterinin de suçu var. Tamamı ile arz talep eğrisine göre çalışan pazar, bir miktar da müşterinin isteği doğrultusunda gelişmiştir.
            1- Mevsim dışı ürünlere olan talep.
            2- Üzerinde çürük olmayan ve hep taze görünen ürünlere talep.
            3- Besleyici özelliklerinden fazla görünüşe olan talep.
            4- Daha büyüğüne olan talep.
            5- Çekirdeksiz üzüme olan talep.
            6- Ve saire…
Hal böyle olunca üretici de bunlara cevap vermek zorunda kalıyor. Ürünler zamanından önce toplanıyor, Kimyasallar ile rengi veriliyor, depolarda gaz verilip olgunlaştırılıyor, mum ile kaplanıp raf ömrü uzatılıyor, tadı tatlı değilse tatlandırılıyor, büyüğü küçüğü ayrılıyor ve iki katı ücrete ve zamanından 1 ay önce tüketiciye sunuluyor. Tüketici de 1 ay erken yiyeceği bu ürünler için mutlu bir şekilde parasını ödeyip satın alıyor. Ürüne yapılan tüm işlemler giderleri arttırdığı için ürünün fiyatı da çoğalıyor. Kullanılan kimyasal gübreler, böcek ilaçları, GDO tohumlar derken toprak ana da zarar görüyor. Çok değil 10 sene sonra bu topraktan ürün almak zorlaşacak ve hatta kullanılmaz hale gelecek.
Öte yanda doğal olan ürünler hafif ucu çürümüş, bir kaç ezik yeri olan, rengi parlak olmayan ürünler kimse tarafından alınıp tüketilmemektedir. Tüketici olarak zihnimizde var olan bilgi bunların “iyi” olmadığıdır. Bu zihniyeti değiştirmek için bir şeyler yapmak gerek.
Burada suçu yarı yarıya paylaştırıyorum, üretici kadar tüketici de suçludur. Burada hem tüketici hemde üretici bilgilendirilmelidir. Ürünün büyüklüğü ve görünüşü değil besleyici özelikleri ile kalitesinin akıllarda yer etmesi ve hedef olarak alınması gerekir. Biz ne kadar doğayı taklit etmeye çalışıp seralarda üretim yapsak bile, doğanın ürettiği kadar sağlıklı ve besleyici ürün üretemiyoruz.
Ürünün doğal yetiştirilmesi aslında daha az zaman ve nakit harcanması demek. Tüm kimyasal gübre ve ilaçlar için harcanan para cebimize kalıyor. Bunların bahçede uygulanması için gereken zaman bize kalıyor. Tabii bir çiftliğin doğal yöntemlerle tarım yapmaya geçmesi birden bire olmuyor. Yavaş yavaş ve adım adım teknikleri uygulayıp bir kaç sene içinde doğanın kendi ritmi ile birlikte bahçenin bir doğal döngüye girmesi gerek. Bu durumda organik ürünlerin daha pahallıya satılması fenomeninin saçmalığı ortaya çıkıyor. Organik ürün daha ucuz olmalı ama daha ucuz olunca da insanlar satın almıyor. Gene arz talep meselesi. Tüketici pahallı fiyat talep ediyor.
Doğanın dengesini bozuyoruz, daha fazla ürünü daha kısa zamanda almak için çeşitli teknikler uyguluyoruz ve ritim bir kere bozuldumu başka problemler ortaya çıkıyor. O problemlere gene modern teknoloji ile çözümler arıyoruz. Daha fazla kimyasal, daha fazla antibiyotik, daha fazla böcek ilacı kullanıyoruz. Tabii tüm çözümler bir yara bandı gibi geçici çözümler oluyor. Problemin merkezine inemiyoruz çünkü elimiz kolumuz bağlanmış, ödenecek faturalar, maaşlar, krediler başımızı döndürüyor. Tohum bulmak başka bir dert olmuş, bir önceki seneden kalan ürünü tohum olarak kullanamıyoruz. Yeniden satın almamız lazım. Döngüye bir kere girince çıkması zor oluyor yani.
Öyleyse yeni nesil olarak bu döngüye girmeden bir şeylere başlamak lazım. Kişi öncelikle kendine veya ailesine yetecek yiyeceği bir şekilde yetiştirmelidir. Temel besin maddelerini kendi üretmelidir. Bunlar süt, yumurta, sebze, meyve ve bakliyat türünden yiyeceklerdir ve üretimi aslında sanıldığı kadar zor değil. Üretim yapamıyorsanız güvenilir ve doğal yapan birinden temin etme yoluna gidin. Kendi ekmeğinizi pişirin. Kendi sabununuzu yapın. Kendi reçelinizi, salçanızı, turşunuzu yapın. Bu durumda ekonomi batar mı? Ekonomiye hiç bir halt olmaz merak etmeyin. Peki bilim adamları aç kalır mı? Onlarda daha iyi tüy dökücü krem ve yatakta daha uzun sevişecek ilaç formülü aramayı kesecekleri için size sonsuz teşekkürde bulunucaklardır.
Neyse ki yeni nesil ekolojik yaşama daha sıcak bakıyor. İnternet ve kitaplar sayesinde daha da bilinçli. Uygulama açısından imkanlar da sanıldığından daha geniş. Yeter ki insanın içinde istek olsun. Bir şekilde oluyor.
Diyelim ki doğal yöntemlerle arı bakmak istiyoruz. Burada arıcı için iyi olanı değil arı için iyi olan şeyleri yapmamız lazım. Daha doğal bir kovan ve yönetim ile koloni üzerinde daha az stres oluşturarak arının doğal döngüsünü destekleyici şeyleri yapmamız gerekir.
Bitkilerin doğal döngülerine girmeleri için zamanında ekmemiz ve toplamamız lazım. Etraftaki zararlı sayılan haşeratın normal döngüsüne girmesi için uğraşmamız lazım. Bahçelerin bağların mevsimler ile uyumlu hale gelmesi için çalışmamız lazım. Harala güreleden kurtulup yavaşlamamız lazım.

Doğa ana iyi ve kötü arasında seçim yapmıyor, doğa ananın tek derdi “dengenin var olması”. Denge oldumu sistemler var olabiliyor. Pek çok ürünün bir zararlısı var. Böcekler her yerde, ama onlarında belli başlı düşmanları var. Fareleri yılanlar avlıyor, böcekleri kurbağalar avlıyor, küçük sinekleri örümcekler avlıyor; doğanın bir dengesi var, bir tanesini bu denklemden çıkartırsanız sorunlar başlıyor. Hal bu kadar basitken bunu görememek ise her şeyi çok fazla irdeleyip karmaşık halen getiren biz insanoğluna ait bir olay. Hele birde ticari düşünmeye başladınız mı ipin ucu kaçıyor.


Evet sevgili okuyucum ne diyorsun? Yorumlarını esirgeme. Birey olarak neler yapılabilir? Sen neler yapıyorsun?

Peynirde neler yapıyoruz?


Son 4 haftadır sütün de gelmesi ile birlikte Pazar günleri peynir yapıyorum. İlk önce beyaz peynir ve ardından hellim yaptım. Sütteki protein ve yağ oranı yüksek olduğu için telemenin sertliği hemen göze çarpıyor. Çıkan peynirler çok nefis oldu. Bu sene salamuradaki tuz oranını azalttım. Beyaz peynir için %12 ve hellim için %10 civarlarında salamura hazırladım, geçen sezon eşim tarafından gelen bir öneriydi ve azalan tuz ile hem çocuklar hemde eşim peynirleri severek tüketiyorlar. Her iki peynir içinde kefir ile hazırladığım anaç kültürleri kullandım ve sonuçlar gerçekten iyi oldu.
Devamı »

Başlıyoruz…


Çiğ süt temin ettiğim arkadaşım Pazar günü için buluşalım dedi. Bu durumda bu pazar peynir yapıyoruz. Dolapların temizlenmesi, kazanların bakımı, süt bidonlarının yıkanması falan olacak önce. Alet edevatı bu akşam elden geçireceğim. Buzluktaki kültür stoklarımı zaten daha önceden temin etmiştim. Biraz daha mezofilik kültür hazırlamam gerekiyor o kadar. İlk peynirler ev için hellim ve beyaz peynir olacak. Akabinde sert ve uzun süre olgunlaşan bir kaç tane peynir yapıp gene beyaz peynir ve hellim ile devam edeceğiz. Böylece evde her zaman yemek için peynir olur.

Cumartesi günü de arıları yaptığım kovana yerleştirmek için fizibilite yapacağız bir arıcı arkadaş ile. Bir duman körüğü ısmarladım ve bir de kendime siyah tülden koruma şapkası yaptım. Zaten başka bir şeye de ihtiyacım yok. Arıları güzel biçimde aktarabilirsek kovan aktif hale gelecek. Bu iş sandığımdan uzun sürebilir zira Langstroth model kovanın peteklerini Üst Çıtalı Karakovana aktarmak için kenarlarından kesmek gerekiyor. Nasıl olacak bilmiyorum. Deneyip göreceğiz .Eğer başarısız olursak veya hiç olmayacak gibiyse, bahara kadar bekleyip sunni oğul verdirerek, elimdeki kovanı ikiye bölme yoluna gideceğim.

Kolay Gelsin.

Ne Yersen Osun


Marketten aldığınız bir ürün keserken veya pişirirken buram buram kokuyor mu? Örneğin bir tavuk pişerken o nefis kokusu geliyor mu? Yada bir domatesi kestiğinizde kokusu burnunuza geliyor mu? Hayır mı? Biz mi unuttuk nasıl kokması gerektiğini yoksa bu domatesler de mi bir tuhaflık var. Neden diye hiç düşündünüz mü?

Sağlıklı bir hayat yediğimiz içtiğimiz şeylerden ve aktif olarak yaptığımız spor ve günlük uğraşların vücudumuza ve aklımıza yaptığı olumlu etki ile mümkün oluyor. Burada yapılacak tek bir diyet metodu veya son yıllarda ardı ardına çıkan ve bilimsel olarak bir dayanağı olmayan detox yöntemlerinin hiç bir işe yaramayacağını belirteyim. Ye, iç gez, dolaş, sosyalleş ama internette değil, yüz yüze sohbet ile, bir çay yada kahve eşliğinde. Otur, sakinleş ve yavaşla.

Çok hızlı yaşıyoruz. Yuvarlanıyoruz demek daha doğru olur. Ofiste masa başı işimiz var keza eskisi kadar kaloriye ihtiyacımız yok. Tarlada çalışıyor olsak belki tamam ama tükettiğimiz yiyecekler ihtiyacımızdan fazla kalori sunuyor üstelik çoğuda şeker formatında ve akabinde yakılmayan enerji yağ olarak depolanıyor. Tatmin edici, doyurucu bir yiyecek de olmadığı için habire yiyoruz çünkü bizden istenen bu… İtalya’da başlayan Sakin Şehir akımı gibi sakinleşmek ve çevremizi de sakinleştirmek zorundayız.

Ticari olarak üretilen yiyeceklerin hiç birinin sağlığımıza olumlu yönde etki ettiğini sanmıyorum. Pek çok ürünün içindeki katkı maddeleri, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler, koruyucular, boyalar vb sağlığımıza ne yapıyor? Üreticinin düşündüğü şey domatesin besleyici özellikleri değil nakliyat sırasında ezilmeyecek sertlikte olması, paketlenirken yaralanmaması, rafta uzun süre durması ve hızlı satılıp paranın geriye dönmesi ve akabinde de faturaların ödenmesi, işçinin ödenmesi gibi bir sürü derttir. Onları suçlayamam da çünkü iş bu şekilde dönüyor. Sonuçta bir miktar da kar kalıyorsa ne mutlu onlara.

Tabii ki düşük gelirimiz ile küçük bir aileyi beslemek ise görevimiz, tavuğun en ucuzunu, meyvenin, sebzenin en ucuzunu bulup almak oluyor işimiz. Fakat ne pahasına? Çocuk yaşlarında taze süt ve yumurta görmemiş, tavuk etini bir tek “nugget” zanneden, otlakta otlamış ve serbestçe gezen bir ineğin veya tavuğun etini tatmamış kişilerin beyin gelişimi, kas gelişimi aldıkları besinlerin yetersizliğinden dolayı tam olacak mı? Otlakta gezen ve eşelenen bir tavuğun, kafeste yetiştirilene göre Omega 3 açısından kat ve kat daha zengin olduğu bilimsel bir gerçek. Yani geleceğe yatırım yaparak beslenmek yerine anlık açlık ihtiyacımızı bastıracak fast-food tabir edilen hamburger ve patates kızartması ile geçiştiricez mi?

Bir buğdayın ekmek oluşundaki serüven nasıl güzel bir hikayedir ki çocuklara anlattığınız da güzel bir etki yapıyor. Ben ekmek yaparken bizim afacanlar hemen sandalyeleri çekerler tezgahın önüne ve kedinin ciğere baktığı gibi bakarlar biraz hamur vereyim de oynasınlar diye. İşte o zaman anlatırım neler oluyor. Maya nedir? Un, su ve tuz nasıl karışır. İlerde marketten almak yerine kendi ekmeklerini yaparlarsa ne mutlu bana. Bu küçük beyinlere ektiğim tohum umarım ilerde meyvelerini verir. Evde tam buğday unundan yapılımış ekmek tüketmek beyin sağlığı için yapılacak şeylerden bir tanesi. http://ekmeksanati.info adresinde ki foruma veya http://ekmeksanati.com adresinden tariflere bakın. Bir kaç kez yapsanız olayı kavrayıp mükemmel ekmekler yapmaya başlarsınız. Zor değil.

Aslında ufak bir toprağınız olsa ki iki metrekare yeter de artar bile, bir şeyler yetiştirmek için harcanacak para çok az. Birer metrekarelik yükseltilmiş tezgahlarda yetiştirenler bile var. Tek ihtiyacınız olan şey biraz tohum, toprak ve biraz da inek gübresi. Sonunda da sağlıklı ve besleyici özellikleri yerinde olan bir sebze yersiniz. Örneğin benim yetiştirdiğim domatesler hem çok güzel kokuyorlar hemde çok lezzetliler. Tabii normal bir domates yetiştirmediğimi ve eski tip “heirloom” tabir edilen artık unutulmuş veya ekonomik olarak yetiştirilemeyen türleri tercih ettiğimi belirteyim. Bu bahçe işlerini yaparken, 6 yaşındaki oğlum ile bahçede fideleri dikmek, tohumları serpiştirmek, sulamak ki onun meraklısı kızım, bize bir terapi gibi oluyor. Hızlı yaşamımızdan çıkıp doğanın ritmine ayak uyduruyoruz. Başlangıç için saksılarda kıvırcık salata, maydanoz, kişniş yetiştirebilirsiniz örneğin. Strofor kaplarda da yetiştirebilirsiniz.

Organik ise başlı başına bir sektör ve henüz çok pahallı ama yakın zamanda talebin yükselmesi ve pazarın bu talebe cevap verecek hale gelmesi ile beraber fiyatların düşeceğine eminim. Organik olayını Amerika’da ilk duyduğumda cevabım biz zaten hep organik yetiştiriyoruz olmuştu. Gerçekten de babannem iki inekten gelen gübreyi evin önündeki sebze bahçesinde kullanır, yetişen sebzeden, meyveden bize de verirdi. Öyle zirai bir ilaç kullandığını da hatırlamıyorum. Tavuklar her gün dışarda eşelenir, bahçenin bir kısmını rehabilite ederdi. Tavuklar bir süre sonra o bölgeden çıkartılır ve yerine sebze ekilirdi. İsmi koyulmuş olmasa da bu tam bir organik tarım usulüymüş, okuyup öğrenince anladım. Ha bu arada sakın bana biodynamic demeyin. Zira bunun bir deli saçması olduğunu artık bebeler bile biliyor. Tabii ki biz toprağın kalitesine önem veriyoruz, sebzeyi değil toprağı besliyoruz, kullanılabilecek tarım ilaçlarını azaltıyoruz veya hiç kullanmıyoruz, kompost, malçlama gibi tekniklerle artıklarımızı değerlendiriyoruz, çöp üretimini azaltmak için mutfaktan çıkan her yeşil artığı solucan çiftliğine veriyoruz. Böceklerle mücadele için doğal yöntemler buluyoruz. Gizel bir denge de kurduk. Kompost bidonlarını açıpta bir sene boyunca tükettiğimiz sebze, meyve artıklarının toprak haline geldiğini görmek ve bunu kullanarak tohumları çimlendirmek bana büyük bir haz veriyor.

Şehir içinde damlarda arı besleyen gördünüz mü peki? Şehir arıcılığı oldukça verimli bir iş aslında. Sebebi de çiftliklerde kullanılan zirai donanım ilaçlarına maruz kalmamaları. Fransa, İngiltere, Amerika gibi yerlerde oldukça yaygın. Dahası gençler arasında populer bir hobi haline gelmiş ve iPhone’unu gösterir gibi arı kovanları ile övünmeye başlamışlar. İngiltere arıcılık birliği talebin bu kadar artması üzerine şehir arıcılığı üzerine dersler vermeye başlamış ve isteyene kovan bulmasında da yardımcı oluyormuş. Arıcılık çiçekleri ve yukarıda ki bir metrekarelik sebze bahçenizi de polenleyeceği için hem üretiminizi arttıracak hemde mis gibi bal üretecek. Biraz araştırın. Sakin huylu İtalyan arı türlerinden başlayabilirsiniz. http://www.turkiyearicilik.com/aricilik-e-kitaplari/index.php adresinde bazı dökümanlar mevcut. Ayrıca http://teknikaricilik.blogspot.com adresinde de bir blog ve başka bir çok blogunda linki var. Aslında yerim olsa ben de hemen başlayacağım. Köyde Mehmet amcamın arı kovanları var aslında ama mesafe uzak. Arı hobisine giremezseniz, sebze bahçenize arıları bir şekilde çekmeniz gerekiyor. Ben saksılara arıları çekecek renkli çiçekler ekiyorum ve bahçenin muhtelif yerlerine koyuyorum. Bu çiçeklere gelen arılar domatesleri polenleyerek üretimi de arttırıyor.

Birde bahçesinde veya damında balık besleyenler var, ama öyle japon balığı veya lepistes değil yenebilecek türden balık bunlar. Aquaponics olarak adlandırılan ve sürekli devir daim eden bir su sistemi ile alabalık veya tatlı su levreği yetiştirenler var. Çok büyük bir yatırım veya yerde gerekmiyor. Hem sebze hemde balık aynı su içinde yetişiyor. Balığın gübrelediği besin değeri yüksek su sebzelere veriliyor ve süzülerek balıklara geri dönüyor. İngilizceniz varsa http://www.backyardaquaponics.com adresinden bakın. Arıcılık zor gelirse bunu deneyebilirsiniz.

Peki şehirde tavuk beslemeyi düşündünüz mü? 2 tavuk için 2 metrekare yer ve 1 metrekarelik kapalı bir alan olsa her gün iki yumurtanız garanti.  Hem sağlıklı hem taze yumurta. Çocuklar çok seviyorlar ve bazı türler insana çok yaklaşıyor. Horoz olmaz ama sadece tavuk olabilir. Çıkan gübreyi de bahçenize serpebilirsiniz. Ayrıca tavuklar solucan çiftliği gibi mutfak artıklarını tüketebiliyor.

Sonuç olarak bir takım evde veya bahçede yapılabilecek hatta eskiden yapılan ama artık yeni neslin yapmadığı, unuttuğu şeyleri yapabiliriz. Televizyonu interneti kapatıp biraz bahçe işlerine yönelelim. Sandıklarda nasıl domates yetiştiririz araştıralım. Bir kaç komşu birleşip eti toptan bir çiftçiden alalım ve paylaşalım. Daha ucuza gelecektir. Evde peynir, sirke, sucuk, salam yapalım. Çiğ süt alalım ve tüketelim. Sebzeyi mevsiminde yiyelim. Ekmeği evde yapalım. Tavuk ve balık yetiştirelim. Reçeli, salçayı evde yapalım. Benim yetiştirdiğim çileklerden çıkan reçel muhteşemdi ve yaparken tüm evi çilek kokusu sardı ki bu tarif edilemez bir duygu. En önemlisi de bunları yaparak etrafa ne kadar kolay olduğunu gösterelim ve merakın artması için çalışalım. Arı kovanınız oğul verdiğinde bunu bir komşunuz ile paylaşabilirsiniz. Peynir mayanız çok ise gene paylaşabilirsiniz. Domateslerinizden komşularınıza verebilirsiniz. Peynirlerinizi komşu ziyaretlerinde hediye olarak götürebilirsiniz (her ne kadar ben kendim yemeyi tercih ediyorsam da :-)) ). Merakın artmasını sağlayarak daha fazla insanın bu hobilere girmesini sağlayabilirsiniz. Sonuçta herkes yararlanır, herkes bunun mevyesini yer. Sağlıklı bir vücut ve akıl sahibi olursunuz. Ne yerseniz Osunuz…

Süt Dilimi


Blogumuzun müdavimlerinden Sayın Süt Dilimi kendi blogunu açarak süt ve peynir konusunda bize deneyimlerini aktarmaya başladı. Buyurun buradan http://www.sutdilimi.com/.

Hem Artizan Peynirci olarak sayımızın çoğalmasına hemde bilgilerin artacak olmasına seviniyorum. Bakalım Sayın Süt Dilimi bizi ne maceralara doğru sürükleyecek.

Öte yandan İzmir Menemen’de daha önce Turgutlar olarak bilinen ve şimdiki adı Dutlar olan köyde yapılanmaya başlayan eko hareket için yardım teklifi geldi. Peynir yaptıklarını fakat bitkisel maya aradıklarını belirtmişler. Portekizde artizan peynirciler tarafından sıkça kullanılan deve dikeni bitkisi burada da kullanılabilir. Bu bitkinin pembe çiçeklerinde bulunan Cardesine A enzimi sütü kesmeye yarayan bir enzim ve peynir yapımında kullanılıyor. Daha önce Maya konusunda yazmıştım.

Üretimi iki katına çıkartmak için uğraştığımı söylemiştim. Malzemeler toplanır toplanmaz Erzurum’un Civil peynirini deneyeceğim. Normal peynir yapımından çok farklı olan bu tarif bakalım nasıl sonuç verecek.

Kolay Gelsin.

Neden Peynir Yapıyorum?


Peynir yapma fikri ilk aklıma 2009 Haziran ayında yoğurt makinası ararken geldi. Evde fazla tükettiğimiz yoğurdu marketten almak yerine evde yapmak ve en azından sağlıklı ve katkısız bir yoğurt yiyebilmek için internette makina bakarken aynı sitede peynir yapma kitlerinin de olduğunu gördüm ve ekleyiverdim sipariş formuna.
Her zaman hobileri olan bir insanım ve çocuklarımız doğduğundan beri ev dışında yaptığım hobiler doğal olarak kesildi. Ayrıca ekmek ve sirke gibi şeyleri evde zaten yaptığımdan peynir yapmakta doğal bir eklenti oluverdi.
Bir hobi olarak zevkle uğraştığım için yorucu olmuyor. Evde yaptığım için aile hayatından kopmuyorum. Yapılan peynirler de afiyetle yeniyor.

5 ay olgunlaşmış İsveç peyniri kuzu gibi yatıyor
Bu arada Türkiye’nin peynir çeşitliliği açısından Avrupa’da dördüncü sırada geldiğini öğrendim. Ama büyük şehirlerde ki marketlerde görmeye alıştığımız beyaz peynir ve kaşardan başka peynir çeşidini pek çok kişi bilmez. Neden bu peynir türleri bilinmiyor veya neden bu peynir türleri ticari olarak marketlerde bulunamıyor sorusu konumuzun dışında kalıyor fakat bir şehri veya köyü ziyaret ediyorsanız mutlaka yerel peynirleri tatmak için zaman ayırın. Bakın ne cevherler ne tadlar saklıdır oralarda.
Evde peynir yapmanın fiyat-performans karşılaştırmasını yapacak değilim ama zaten ne hobi ile uğraşırsak uğraşalım (süre gelen şehir hayatımız içinde) tonla para hacadığımız bir gerçek. O yüzden yaptığınız peynirlerin bu şekilde karşılaştırmasını yapmayın. Peyniri yaparken aldığınız zevk, öğrendiğiniz bilgi, yiyenlerin yüzündeki memnuniyet ifadesi size yeter. Artizan peynirci bu demektir.
İsveç peynirinin kesilmiş hali
Eğer bir köyde veya çiftlikte yaşıyorsanız ve kendi ineğiniz, keçiniz veya koyununuz varsa ne mutlu size. Şehirde arayıp da bulamadığımız çiğ süt sizde yeterince fazla mevcut.  Tek ihtiyacınız olan şey biraz peynir mayası ve tuz (tamam iki şey!). Bazı alet edevat ise zaten mutfağınızda vardır…
Peynir yapmaya başladığımdan beri “süt” hakkındaki bilgimde oldukça genişledi. Doğru biçimde işlenmeyen sütün hastalık kaynağı olabileceği, pastörize işleminin önemi, hijyen kuralları gibi pek çok konuyu öğrendim.
Zaten bir mühendis olduğum için “ölçme” işinin önemini bilirim ve peynir yapımında da ölçülecek değişkenler çok (yılların deneyimini kazanmış bir peynir ustası değilseniz). Geçen zamanın, sıcaklığın, asit oranının, ağırlıkların ölçülmesi, kaydedilmesi ve değerlendirilmesi ortaya çıkartmaya çalıştığınız peynir için çok önemlidir. Hakkında ansiklopedik kitapların yazıldığı “peynir yapımı” aslında sanılandan daha çok bilimsel metodun kullanıldığı bir endüstri imiş öğrendim.
Yenmeye hazır dilimlenmiş isveç peyniri
Görüntü ve aroma mükemmel
Hepsinin başlangıç aşaması süt olan ve sayısı binleri geçen peynir türleri gerçekten insanı hayrete düşürüyor. İçindeki bakterilerin farklılığı, yapılışındaki farklı metodlar, sıcaklıklar, asit oranları, sütün türü (koyun, inek, keçi vs.), yağ oranı, kalıbının şekli ve boyutu, bekletildiği peynir mahzenindeki hava şartları, tuz oranı, yıllandırma süresi gibi pek çok etken peynirin karakterine yansıyor. Bu kadar manipulasyona maruz kalan süt sonunda bir peynir oluyor.
Fransa’da yapılan rokfor peynirlerinin özelliklerinin kaybolmaması için tescillendiğini biliyor muydunuz? Ve sadece bu tescilin gerekliliklerini yerine getiren yerel üreticilerin “rokfor” ismini kullanabildiğini. İtalya’da da aynı durum söz konusu. Tabii bu lisanslama olayı yabancı üreticiler aynı ismi kullanamasın ve ticari bir üstünlük sağlayamasın diye getirilmiş (Şampanya örneğinde olduğu gibi). Gönül isterdi ki bizim gök peyniri de bu şekilde tescillensin ama ticari olarak üreten var mı ki?

Neyse konuyu dallanıp budaklandırmadan sonlandırayım. Eğer hobi olarak ilgileniyorsanız, güzel bir hobi seçmişsiniz, kendi ineğiniz, koyununuz varsa daha da iyi. Market sütleri ile de peynir yapmak mümkün. İsteyince her şey mümkün aslında değil mi?
Bol peynirli günler dilerim…

Kaşar denemesi


Bugün 5 Eylül 2009 tarihinde yaptığım kaşar denemesini (ilk sert peynirimdir kendileri) açtım. Sertlik açısından oldukça iyi ve kesilirken kaşar hissi verdi.

Tabii ki renk olarak sarı değil, çünkü süpermarket sütü kullanıldı. Süpermarket sütlerinde keroten olmuyor ve renk te burada ki gibi beyaz oluyor.

Yaklaşık 800gr civarındaki bu peynir 8 litre sütten imal edildi. Kalan kısmını tekrar balmumu ile kaplayıp dolaba kaldırdım.

Tad olarak biraz tuzsuz olmuş ki burada marketten aldığımız yenmeyecek şekilde tuzlu olan kaşarlardan daha iyi. Tad olarak neredeyse kaşar tadında. Yapımında bir miktar orjinal kaşarı starter olarak kullanmıştım.

Tost makinesinde denedim ve çok güzel eriyor. İlk sert peynirim olduğu için bir gönül bağımda var tabii. Nasıl yiyeceğim bilmiyorum.

Sonuç olarak bu kadar başarı beklemediğimi itiraf edeyim. Tarife harfiyen uyunca ve malzemeleri tam olarak kullanınca sonuç gerçekten fark ediyor. Şimdi dolabımda 8 adet sert peynir var, eğer hepsi bunun gibiyse benden mutlusu olmaz. Kesinlikle hediye olarak götürecek kaliteye geliyor bu peynirler.

Tarifini pek yakında vereceğim. Önce sizi biraz gaza getireyim dedim…

Cheeseforum.org Türkçe bölüm açtı


En büyük peynir forumlarından biri olan http://www.cheeseforum.org/ Türkçe bölümünü hizmete açtı. Forumun sahibi David’e teşekkürü bir borç bilirim.
Sayın Dr. Mert Kaytanlı‘nın katılması ile, benle beraber forumda 2 adet Türk oldu. Daha da vardır eminim ama ben bilmiyorum.

Evde veya ticari peynir yapımı konularında her türlü bilgi bulunan forumda yardımlaşma çok üst düzeyde ve gerçekten doğru bilgiye ulaşmak mümkün. Benim en sık kullandığım kaynaklardan biri haline geldi bile.

Artizan Peynircilik Hakkında siteler


Eğer starter kültürlerini satın alacak web siteleri arıyorsanız burada belli başlı bir kaç siteyi listeledim. Kültürler yanında ekipmanları da satın alabilirseniz fakat her zaman dediğim gibi öncelikle evdeki malzemeleri kullanarak yapmaya çalışın. Tecrübeniz arttıkça ekipman ve kültürleri satın alın.

Bu sitelerin listelenmesinden ben herhangi bir kar amacı gütmüyorum. Eğer sipariş verirseniz bu tamamı ile sizin sorumluluğunuzdur. Siteler İngilizcedir ve sipariş seçeneklerine ve ne sipariş ettiğinize dikkat edin.

Avustralya: http://greenlivingaustralia.com.au/ ve http://www.cheeselinks.com.au/
Amerika: http://www.cheesemaking.com/
Kanada: http://www.glengarrycheesemaking.on.ca/
İngiltere: http://www.cheesemaking.co.uk/

Bilgi ve tarifler içinde aşağıdaki sitelere bakın. Hepsi ingilizcedir.
Kefir
http://users.sa.chariot.net.au/~dna/kefirpage.html Kefir konusunda en geniş bilgi burada.

Bilgi Paylaşımı
http://greenlivingaustralia.com.au/forum/index.php Foruma üye olmak için David ile görüşüp üye ismini ve şifreni gönderiyorsun ve seni ekliyor.
http://www.seco.com.au/forum/ çok aktif değil ama bazen güzel bilgiler oluyor.
http://cheeseforum.org/ en büyük artizan peynircilik forumu

Tarifler
http://www.cheesemaking.com/store/pg/6-Recipes.html Amerikan site fakat tarifler güzel ve resimli anlatılmış. Bir Türk, Beyaz Peynir tarifi bile göndermiş. Ölçüleri çevirirken dikkat edin ve ölçülere harfiyen uyun.

http://biology.clc.uc.edu/Fankhauser/Cheese/cheese.html Dr. Fankhouser tam bu işlerin adamı. Her şeyi evde kendi yapıyor. Türkiye’yi çok seviyor. Hatta bir Türkiye gezisinde ticari peynir yapılan bir işyerini bile gezmiş.

http://www.geocities.com/Heartland/Cottage/1288/index.htm Bu eleman hem genel konuları anlatmış hemde bazı tarifler vermiş